17 Aralık 2009 Perşembe

gay figürün filmlerdeki fonksiyonu

"Neden, çoğunlukla, 'başarılı' filmlerde bir gay figürü vardır?"

soldan sağa filmler:
Milk, Running with Scissors, C.R.A.Z.Y



Geçen gün Ryan Murphy'nin "Running with Scissors"ından Alan Ball'un True Blood'ına bir takım filmler hakkında konuşurken Gökçe, "Neden acaba çoğu başarılı filmde bir gay figür var?" dedi.
Sonra tek tek beğendiğimiz filmleri saydık. Evet gerçekten de hepsi olmasa bile beğendiğimiz filmlerin çoğunda gay bir figür vardı.
"Bu durum, biz, gay'leri çok sempatik bulduğumuz için mi böyle?" diye düşündüm. Hayır, tam olarak öyle değil.
Öncelikle yukarıdaki ifade, elbetteki kişinin beğenisiyle alakalı. Eğer romantik komedi veya Hollywood usulü aksiyonlar gibi 'kaçış' filmlerinden hoşlanıyorsanız. Gökçe'nin bu sorusunu gerzekçe bulabilir ve umursamazsınız.
Ama sizin de beğenileriniz içinde American Beauty, Running with Scissors, Six Feet Under, the Hours, True Blood (Twilight'ın yerine :S), C.r.a.z.y., Nip Tuck, All About My Mother, vb. dizi ve filmler öncelikli bir yer işgal ediyorsa siz de aynı sorunun muhattabsınız!

Bu film ve dizilerin içinde gay figürlerin olması aslında tabii ki bu yapımların yönetmenlerinin veya senaristlerinin veya yapımcılarının gay olmasıyla alakalı. Ryan Murphy, Alan Ball, Pedro Almodovar... Hepsi gay.
Ve nihayetinde bir sanatçı, sanatına, ne yaşadıysa ve ne biliyorsa onu yansıtır. Bu yapımların yaratıcılarının hepsi, böylesine bir toplumda gay olarak büyümenin travmalarıyla yoğruldular. Ürettikleri yapımlar da bu sürecin ürünleri. Yani doğaları gereği varoluşa travmatik bir bakış açıları var.

Yukarıda adı geçen tarzdaki filmlerin en belirgin ortak özelliği bir dönüşüm beklentisidir. Karakterler aşırı derecede moody, duygularını dışa vurmaktan çekinen, dolayısıyla içe doğru ağlayan sıkışmış tiplerdir. Filmlerde, çoğunlukla, uzun süredir devam etmekte olan bir sıkıntıya bulunan sözde-derman dolayısıyla yaşanan bir coşku dönemi ve bunu takip eden, çok şiddetli bir çöküş dönemi vardır.
Filmi yaratanların hayata bakış açısına göre karakterler, ya 'aydınlanarak' kendi kimliklerini kabullenirler ve yabancılaşma duygusundan kurtulurlar ya da trajik bir şekilde ölürler.
Sonuç ne olursa olsun biz bu karakterlerin hayatları boyunca toplumla kavga edişlerini ve bu kavgalar sonucunda nasıl dönüştüklerini izleriz. Karakterler büyük oranda, öncelikle aileleriyle bir çatışma içerisindedir ve yaşadıkları bu çatışma onların toplumun diğer bireyleriyle de yabancılaşmalarına neden olur.
Bu tür filmler, tarihsel olarak, çoğunlukla, orta yaş krizi, ergenlik bunalımı benzeri sancılı bir geçiş döneminine odaklanır. Ama bu dönem çoğunlukla ya flashback'lerle ya da zamanın akışı içerisinde çocuklukla bağlanır. Çocukluk dönemleri hep bir nedenden dolayı travmatiktir. Bu dönemde hep bir takım olaylara veya durumlara maruz kalırlar.
Yetişkinliğe ulaştıkları nokta ise onların aynı zamanda dönüşümlerinin ve adaptasyonlarının başladığı dönemdir.

Bir yol bulmaya çalışırlar: Kendilerini; diğerlerinin gözünde var etmek için, ailelerinden onay almak için, kişisel zevklerini yaşayabilmek için... Tüm isteklerini ertelemeden yaşayabilmek için çırpınırlar ama asla istedikleri oranda başarılı olamazlar.
Onlar bir yol bulduklarında biz dönüşümün başarılı olduğunu düşünürüz ama hemen ardından gelen çöküş dönemi bize yanıldığımızı gösterir.
Karakter hüsrana uğrayınca onlarla kurduğumuz empatimiz güçlenir. Toplumun ona nasıl da kötü muamele ettiğini gördükçe film içimize daha da işler.

Tam bu noktada sadece kendiniz hakkında düşünmenizi istiyorum.

Bunun için gay olmanız gerekmez, siz de toplumun bazen (çoğunlukla?) size haksızlık yaptığını düşünenlerden misiniz?
Evet, herkes gibi bir takım istekleriniz var. Ama siz, bu isteklerin önünde elinizde olmayan, aşılması güç bir takım engeller (aile, gelenekler, para, din, ...) olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kendinizi 'sıkışmış' mı hissediyorsunuz?
Hayatınızda -belki de ne olduğunu bilmediğiniz- bir şeylerin değişmesi gerektiğini, bu şeyler değiştikten sonra hayatınızın hayal ettiğiniz gibi olacağını mı düşünüyorsunuz?

Evet mi?
İşte asıl bu nedenlerden dolayı bu filmleri seviyorsunuz!

(Tabii ayrıca bu filmlerin; içinde bulunduğumuz gerçek dünyayı zor, acımasız ve de çirkin bulan kişiler tarafından yeni ve güzel bir dünya imgesi yaratmak amacıyla, renkleri, sahneleri, kurgusu, oyuncuları özenle seçilerek tasarlandıkları gerçeği var. Ama bu olayın diğer boyutu)

1 yorum:

  1. evrim:
    girişte true blood dan bahsetmişsin onu Running filmi ile aynı katagoriye koymuşsun ki aralarına bayağı bir fark var bence :)) onun dışında genel olarak bahsettiğin şey bu sektörde evet bu şekilde işliyo yani gittikçede meşrulaşmaya başlıyo çünkü toplum artık gittikçe Gaylerle, Lezbiyenlerle ve Bisexuellerle dolmaya başladı bu da bir şekilde sinema piyasasını da etkiliyo doğal olarak insanlar hemcinsine dönmeye başladıkça bütün sanat dallarıda bunu bir şekillde kendilerince derleyip, yaratıp bi süreç haline geitiryolar .. Bnece bu ii birşey özelliklede sinemada bunu yaparak aynı anda bir çok kişiye ki bahsettiğim kişiler de buna dahil hitap ederek izleyici kitlesini arttırıyolar. Şöyle düşünelim en azından bizde onların gözünden izleme ve yorumlama fırsatı buluyoruz değil mi ?

    YanıtlaSil