26 Haziran 2010 Cumartesi

Neden Gucci by Gucci Sport almadım?

Gucci by Gucci Sport bir erkek parfümü için 'yeni' bir tarz kabul edilebilir. Ama bir parfümün yakışıp yakışmayacağı parfümün güzelliğinden ziyade kişinin hayattan beklentileriyle alakalıdır.

Gucci by Gucci Sport içeriğindeki mandalina, greyfurt, vetiver ve patçuli ile aslında içerik olarak diğer erkek parfümlerinden çok da faklı değil ama alışık olmadığımız kadar meyveli. Bu başlangıçta burnumuza gelen meyve bolluğu kokusu onun "sport" kısmını vurgulayarak içeriğinde amber, tütün gibi daha ağır ve erkeksi kokular bulunan orijinal Gucci by Gucci'den ayırıyor.

Bu temel özelliği benim için onun en zayıf yönünü de imliyor: Ciddiyetsizliği.

Gucci by Gucci Sport'u kokladığımda evet eğlenceli ve yeni bir şey hissettim. Ama içimden almak gelmedi. Başlangıçta adını koyamadım ama sonra, kısa bir düşünüşün ardından soru geldi: Bu koku, benim kendi adıma yaratmayı istediğim imajla örtüşüyor mu?

Çünkü Gucci by Gucci Sport, daha ziyade, örneğin, tenis oynamaya giderken sürülebilecek bir koku. Sevdiği için değil birilerine özendiği için caz dinleyen zengin üniversite öğrencisi kokusu. Fazla 'preppy'.
Kariyerinin basamaklarını yeni tırmanmaya başlamış ve adımlarını hızlandırarak bir adım öne geçmeye çalışan, hırslı, hızlı ve çekici olmaya çalışan bir erkeğin kokusu değil. Sevimli ama prestijli değil.

Elbette ki herkes bir notasında parfümünün rehavet duygusu vermesini ister. Ama benim hissetmeyi istediğim rehavet, dünyayla dalgamı geçer keyfime bakarımdan ziyade, bir yaz akşam üstü, güneyde bir kıyıda, bir teknenin üstünde yüzüme vuran hafif meltemin yaratacağı freahlık hissi gibi olmalı.

Bu nedenle yaz kokuları deyince aklıma meyveden ziyade denizi çağrıştıran kokular geliyor.
Parfümün nüanslarını bulmak inanılmaz zor bir süreç olduğu için ve buna vaktim olmadığı için hiç riske girmeden Azzaro Chrome Legend aldım.


28 Mart 2010 Pazar

Moby 'One Time We Lived' by Mark Pellington

Moby'nin sevmediğim hiçbir şarkısı olmadığı için bu video'yu paylaşmış olmam extra sayılmaz ama burada dikkat edilmesi gereken şarkıdan ziyade klip. Oldukça sade, söylemek istediğini söylüyor ve yakın yüz çekimi duygusal bir bağ sağlıyor.
İnsanda nakarata eşlik etme ve haykırma isteği yaratıo.
Arka fonda hareketli bir müzik çalarken söylenen hüzünlü sözleri hep sevmişimdir. Moby de bunu çok iyi yapıyor....

27 Mart 2010 Cumartesi

İkinci İskenderiye Kütüphanesi vakası

Yeryüzündeki tüm bilginin (görüntü, ses, yazı...) tek bir ağ üzerinden paylaşılıp, bir chip'e sığdırılabilecek olması, uygarlık için ikinci İskenderiye Kütüphanesi vakasının gelmekte olduğunun göstergesi değil mi?

çağımızdan bir ilişki profili

bir arkadaşım. kız. bi keresinde, lisedeyken, sevgilim iç çamaşırmın üstüne sürtünerek boşaldı hamile kalır mıyım die sormuştu. çok sevimli, aklı karışık, ilişkileri de bi o kadar karışık bir kızdı. Lise bittikten sonra görüşemedik aradan 6 yıl geçti ve bugün internette yeniden konuştuk. 
Bazı insanlar gerçekten değişmiyor. bu iyi bi şey mi, kötü bi şey mi gerçekten karar veremiyorum. şimdiki hayatı hala ilişkileri. bir çocukla beraber, tipi oldukça düzgün bir çocuk. Belli ki bu kızı sevio. Ama kız onu umursamıyor "o kim ki" diyor, çünkü aklı bir önceki sevgilisinde. 
Bir önceki sevgilisi, 6 yıl sürmüş ilişkisi. Evlilik noktasına gelmişler. evlilik tarihleri bile belliymiş ama çocuk bunu aldatmış ve bizim kız da her şeyi iptal etmiş. Çocuk da hemen, zaten arkadaşı olan başka bir kızla evlenmiş. Ama ilişkinin izleri öyle hemen silinmiyor tabi... Ayrıldığı bu evli çocukla hala görüşüyor kız. Hala çok seviyor. karısının da bildiğini söylüyor. Çocuk sürekli arayıp soruyor. ama bizimki sadece canı isterse cevap veriyor. 
ama buraya kadar pek de karışık sayılmaz. herhangi bir ilişki gibi. Şimdiki sevgilisinden bi iki ay önce çoook zengn bi çocukla beraber olmuş bir ay kadar. çocuğun 10 tane OPET'i Ataköy Marina'da yatı şoförü hizmetçisi bilmem neleri varmış. gittikleri her yerde kapıda karşılanıyorlarmış falan filan. tabii kız bu muamele karşısında kendini peri masalında gibi hissetmiş ve çocuğa aşık olmuş. obsesif bir kişliğe sahip olan bu kız aşık olunca çocuğu sıkmaya başlamış. 85 doğumlu olan bu marinli genç iş adamı bizim kıza iltifat ve haddini bildirmek için: "siktiğim karıların haddi hesabı yok, hiçbirinin yüzünü bile hatırlamıyorum ama seninle beraberim. İstediğin her şeyi yapmaya çalışıyorum ama sen hep daha fazlasını istiyorsun" demiş ve kızın tabiri ile "siktiri basmış" buna. 
kız şu anda 6 yıllık ilişkisinin yeniden normale dönmesini istiyor. "Ama zaten biz beraberiz ki, hiçbir şey ayıramaz bizi köpek gibi sevio o beni" dio. ama zengin, genç iş adamı için de "şu anda çağırsa hemen koşarak giderim" dio. sanırım en acıklı durumda olan zengin olmadığı ve duygusal bir heves de hissetmediği için şimdiki sevgilisi. "umrumda değil. hiçbir şeyime karışamaz. o kim ki" diyor onun için. 
Türk dizilerinin drama yapısını hep abartı bulurdum. ama artık onların gerçek hayattan alıntılandığına daha iyi inanıyorum.      

9 Mart 2010 Salı

ABSOLUT & Spike Jonze Ortaklığı ile "I'm Here"

Spike Jonze'un Absolut Vodka ortaklığıyla çektiği yarım saatlik kısa filmi I'm Here insanın kalbini kıracak kadar güzel...



Being John Malkhovic, Adaptation, Jackass ve son olarak 2009'da, Where The Wild Things Are filmlerini yöneten Spike Jonze'un son çalışması Absolut Vodka ortaklığıyla ortaya çıkan yarım saatlik kısa metrajlı bir film olan "I'm Here".
Absolut, filmin İstanbul'daki gösterimini gayet yerinde bir kararla İstanbul Modern'de gerçekleştirdi... (Neyseki Taksim'deki berabat sinemalarda değil. Festivallerin örnek almalarını diliyorum)

Film, robotların -her ne kadar eski kuşak tarafından dışlansalar da- toplumsal yaşama iyiden iyiye entegre olduğu, birbirleriyle duygusal iletişim kurabildikleri bir çağda geçiyor. Asosyal erkek bir robot ile dişi cici bir robot birbirlerine aşık oluyorlar ve olaylar gelişiyor.

Ama olaylar, özellikle Amerikan sinemasında görmeye alışık olduğumuz gençlik filmlerindeki gibi parlak bir şekilde gelişmiyor. Her şey gittikçe daha trajikleşiyor ve coşkuyla başlayan aşk, bizim Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem hikayelerinden çok iyi bildiğimiz bir fedakarlık sınavına dönüşüyor.

Olayların sarpasarması ve gittikçe absürdleşmesi Spike Jonze'un diğer filmlerinden de alışık olduğumuz bir durum. Ve sponsorlukla gerçekleşmiş bu filmde de bu yaklaşımını bozmuyor.

Asıl takdire şayan olan Absolut markasının trajediye dönüşen olaylar zincirini sahipleniyor olması.

Reklamlarda (veya pazarlamanın herhangi bir aşamasında) her zaman, durum ne kadar boktan olursa olsun pozitif olanı vurgulayın diye bir yaklaşım vardır. Ama bu yaklaşım, sergilenen -pseudo- mükemmel hayatlar bu çağda artık iç bunaltıyor.
Hayır, sörf yapan süper vücutlu gençler ile avuç içi kadar bikinili kadınların yuvarlak hatları; geniş beyaz gülümsemeli bir kadın ile bronz tenli bir adamın seks sahneleri bizde herhangi bir bağ yaratmıyor.  Onların gerçek olmadığını biliyoruz...
Filmde bahsi geçen aşkın saflığının da gerçek olmadığını biliyoruz. Ama aşkı yaşayanların robot olması...

I'm Here, süper teknolojik bir çağda geçmiyor. Günümüzün tıpatıp aynısı bir çağda, benzer bir hızdaki benzer yaşam tarzlarını tasvir ediyor. Ve bu nedenle, -Spike Jonze aslında neyi amaçlamış bilemiyorum ama- filmdeki robotlar bana topluma yabancılaşmış veya toplumda doğru bi şekilde sosyalleşememiş gençlerin alegorisi gibi geldi...


Dışarıdan bakınca duygusal olarak yabancılaşmış/robotlaşmış olarak algılanan bu kitle aslında içlerinde güçlü bir ateş taşıyor. 
Film, bu genç kitle adına, onların, 'aşk' gibi yabancılaşma duygusuyla özdeşleştirilemeyecek incelikli duygularla dolu olduğunu ve bu duyguları 'paylaşmaya' nasıl da hazır olduklarını sakin bir şekilde anlatıyor.

Bu üslup ve bu içerik aslında bir çağ dönüşümünü de imliyor. "Ask for more" dönemi artık sona erdi. Artık paylaşımın, sürdürülebilirliğin, elektronik dahi olsa organik ilişkilerin poh pohlandığı bir çağdayız.   

4 Mart 2010 Perşembe

Opening Ceremony suede cardigan

2009 sonrası uzun vaadeli trendler

Fütürist Richard Watson, günümüzün başlıca trendlerinden yola çıkarak bunların yaratabileceği sonuçları listemiş... Watson'a göre bu liste "mükemmel olmayı amaçlayan ama üzerinde konuşulan" öngörülerden oluşuyor.

GÜNÜMÜZÜN BAŞLICA TRENDLERİ:

İklim değişikliği krizi
Dijitalleşme
Anksiyete
Küresel çevrimiçi
Volatilite
Sürdürülebilirlik
Belirsizlik
Borç
Yaşlanma
Küresel gücün Doğu'ya kayması
GRIN teknolojileri (Genetik, robot, bilişim teknolojileri (IT) ve nano teknolojinin kısaltılması)

Bu trendlerin sonuçları:
(bu sonuçlar, gerçekleşme ihtimalinin yakınlığına göre en önemliden uzak ihtimale doğru sıralandırılmıştır)

Toplumsal sonuçları:

Kontrol arayışı
'Ben' yerine 'Biz'
Eski olan iyidir
Tüketimde israf karşıtlığı (yetercilik)
Kolaycılık
İçtenlik
Güven
Huzur adacıkları

Teknoloji:

Web 2.0
Yeşil BT
Sanallaştırma
Basitlik - Sadelik
Veri güvenliği
Enerji depolama
Sanal ışınlama (telepresence)
Cihazların bütünleştirilmesi
Bulut bilgi işlem (cloud computing) (gerçekleşmeyedebilir) 
Robot bilimi
El kol hareketleriyle bilgisayar kumandası
Cep yazılımları
Coğrafi koruma duvarı (Geo-fencing)

Ekonomi:

Büyümenin yavaşlaması
Sektörel konsolidasyonlar
De-leverage (finansal sistemde risk algılamasının değişmesi, kredi veren kurumların kredi standartlarını sıklaştırması ve likiditenin kuruması olarak tanımlanan durum.)
Enflasyon
Kent/kırsal büyüme orantısızlıkları
Egemen servet fonları (SWF)
Deflasyon
Emeklilik maaşlarının fonlanması
Merkantilizm
Tahmin borsaları
Daha kısa yaşam döngüleri
Mali piyasalarda yeni yasal düzenlemeler

Çevre:

Kentleşme 
Yeşil kentler
Nükleer santraller (gerçekleşmeyedebilir)
Enerji tüketim karneleri
Negawatt (Kötü bina ve enerji sistemlerinden dolayı havaya savrulan enerjinin yeniden kazanılması haraketi)
Çöp mezarlarının yaygınlaşması
İçme suyu kalitesinde azalma
Bio yakıtın dizginlenmesi
Dikey tarım
Eko-şüpheciler
Nano güneş panalleri
Rüzgar enerjisi 
Temiz kömür (gerçekleşmeyedebilir)

Siyaset:

Korumacılığın artması
Mutlakiyetçi yönetimlerin yükselişi
Küreselleşmenin gerilemesi
Yeşil vergiler
Amerikan imparatorluğunun çöküşü (gerçekleşmeyedebilir)
Korumacılık
Enerji bağımlılığı
İnternette seçim kampanyası
Tersine göç
Sanal protesto eylemleri

İş dünyası:

Sosyal sorumluluk bilinci
Şeffaflık
Taşeronlaştırmanın dizginlenmesi
Düşük maliyet rekabeti
Kaynak kıtlığı
Vasıflı eleman kıtlığı
Artan yasal düzenlemeler
Varlık değerlerinde belirsizlik
İş ağlarının artan ortak riskleri
Emeklilerin yeniden işe alınması

Aile:

Borç stresi
Kısıtlı lüks tüketim
Tek başına yaşamak
IMBY'ler ('in my back yard' : ABD'de yaşadığı mahalle veya yakınlarında sosyal adalet, enerji verimliliği ve çevre koruma amaçlı projeleri destekleyen gruplara verilen ad. Bunlara karşı çıkanlara ise NIMBY deniyor)
Kriz sonrası geniş aileye dönüş
Eşya kiralama
Evde yemek pişirmek
Fişleri daha çok çekmek
Orta sınıfın isyanı
Güvenlikli konut sitesi hayatı
Ailenin temel değerlerine dönüş

Medya:

Fuzuli bilgi yığını
Hikaye anlatıcılığı
Online video
Kısa formatlar
Hızla göz atıp geçme
Facebook yorgunluğu
Kaliteye yönelme
Ciddiyet
E-kitaplar
Dijital mahremiyet
Fantezi ve kaçış
Micro can sıkıntısı (Micro Boredom: Hesaplamalara göre şehir insanının gün içinde 5 ila 20 defa karşılaştığı 3-6 dakika süren hiçbir şey yapamamanın yarattığı sıkıntının yaşandığı zaman aralıkları. Cep telefonu operatörleri ve bilişimciler bu sürelerin mükemmel reklam potansiyeli taşıdığını düşünüyor)
Dijital diyetler


Gerçekleşmesi muhtemel tehlikeli eğilimler ve küresel riskler:

Şiddetli sıcak hava dalgaları
Alternatif enerjinin fos çıkması
SARS virüsünün geri dönmesi
Uzay radyasyonu
Ekonomik merkezlerden birinde büyük bir deprem
Küresel grip salgını
Dini ve etnik gerilimler
Obezite
Toplumsal risk alma arzusundaki artış
Nicole Kidman'ın yeniden Oscar kazanması
İnternette büyük çöküntü
Büyük alt yapıya saldırılar
Elektrik ve manyetik alan radyasyonu
Sınırötesi suçlardaki hızlı artış
Ülke risklerinde artış
Gıda kıtlığı
ABD dolarının çöküşü
Nükleer Silahsızlanma Antlaşması'nın çökmesi
Petrol/doğalgaz fiyatlarında tırmanma
Pakistan
İran 
Gelir adaletsizliği
Küresel tedarik zincirinin dağılması
Trend haritalarını ciddiye alan insanlar
Elektrik sıkıntısı
Aşırı su kıtlığı

19 Şubat 2010 Cuma

Rüya: formaldehyde'a düşmüş şizofren bir çocuğun hayali

Basit bir mutfakta basit bir kurgu ile başladı rüya. Annesinin işten gelmesini bekleyen 8-9 yaşlarında küçük bir kız mutfakta yemek hazırlıyor. Sonra annesi geliyor. Yemek atıştırıyorlar.
Ardından bir yerde, biri, bir peri masalı anlatmaya başlıyor. Bir Andersen masalı die düşünüyorum. Ama Disney'in görkemli ve eğlenceli kurgusuyla anlatılıyor.
Masalın açılış sahnesi Peter Pan'ın uçuşu gibi bir hızla başlıyor. Çok renkli ve hareketli ve görkemli...

Bu coşku rüyanın sonuna geldiğinde yerini çöküşe bırakıyor.

Rüyanın sonunda formaldehyde içine düşmüş ve düşme hareketi sabitlenmiş bir çocuk görüntüsü görüyorum. Ardından daha önce gördüğüm sahnelere geri dönüp aslında gördüğüm o mutlu anların hepsinin formaldehyde içine düşerek ölmüş bir çocuğun hayali olduğunu görüyorum.

(Bunun yarattığı şokla uyanıyorum.)

Daha doğrusu o çocukla ortak anıları olanlar yaptıkları hareketlerin bir kısmının o çocuk tarafından yapıldığını düşünüyor (örneğin yemeği aslında anne kendi hazırlıyor ama onun eve döndüğünde yemeği hazır buluşu bir hayal.) Halbuki çocuk yok.
Ve nihayetinde her şey o ölü çocuğun zihnindeki bir kurgu.
Rüyanın başında kız olan çocuk  rüyanın sonunda erkekti. Bu ikisinin aynı çocuklar olup olmadığına emin değilim. Belki de kardeşlerdir.

Rüyadaki duygular oldukça gerçekti. Başındaki sıradanlık, masal kısmına geçtiğimdeki heyecan ve görkem, hemen ardından gelen hüzün, şok ve çöküş... 

Alarmım 6'a kurulduğu halde duymamışım. 6.44'te rüyanın etkisiyle kalktım.

Uyandığımda, eğer Damien Hirst güçük bir çocuğu gülümserken formaldehyde içine yerleştirseydi masumiyeti ölümsüzleştirmiş olur muydu, die düşünüyordum

30 Ocak 2010 Cumartesi

Rakı ritüelinin toplumsal işlevi


Kendine has ritüelleri olan rakı, yarattığı paylaşım duygusu ile bambaşka bir çağa ait, neredeyse unutulmuş, tüm topluma yayılan bir aidiyet duygusunu körüklüyor



Avrupa'da, son yıllarda, fast food akımına karşıt olarak, "slow food" akımı gittikçe popüler hale geliyor. New York'ta saatlerce bir cafede oturmak akıl almaz/kabul edilemez bir davranış olarak görülür. Halbuki Avrupa'da arkadaşlarınla cafelerde geçirdiğin saatler gündelik ritüelin bir parçası.

Yemek yemeyi ihtiyaçtan ziyade bir keyif olarak gören bu anlayış aslında bizim kültürümüze hiç de yabancı değil.
Çok kişi tarafından paylaşılan ve uzun süre içilen nargile... Ona eşlik eden topluca oynanan masa oyunları... Ölüm sonrası dini ritüeller... Geniş tencereler... Rakı sofrası...
Bunların hepsi hayatın ayrıntılarına inen ve bundan zevk almayı, daha doğrusu, zevk yaratmayı amaçlayan ritüeller.

Saatlerce süren rakı masası muhabbeti, slow food yaklaşımının doğal bir yolla gelenekten beslenen versiyonu.

Dünyanın her yerinde alkol üretilir, içilir ve içilen bu alkol insanı rahatlatır/cesaretlendirir. Ama pek azı rakı gibi sizin dialog kurmanıza yardımcı olur.

Viski veya cin fazla bireysel ve kasıntı; bira veya votka ise fazla lakayıt ve şamatacı. Halbuki rakı bir adab ürünüdür. Bu adab, onun hangi bardakta, ne kadar, nasıl içileceğinden ziyade duruşundan ve geleneksel algısından ileri geliyor.

Viski gibi, bir barda öylesine oturup yudumlamazsınız rakıyı veya bira gibi bir bakkaldan kapıp hemen ayaküstü kafanıza dikemezsiniz. Ona her zaman kendine has ritüeller eşlik eder.

Rakı, rakı sofrasında mezeler eşliğinde içilir.
İster çok kederlenip yalnız için, ister neşelenip arkadaşlarınızla eğlenmek için, için bu durum değişmez: Her zaman duruma uygun bir sofra hazırlanır.

Bu sofra başında; rakı, yudum yudum boğazınızdan geçerken hayatı da yudumlamanıza yardımcı olur. Yaşadığınız o an, geçmişte yaşadıklarınız, gelecekten beklentileriniz hepsini yutkunursunuz...

İşte o an, o sofrada yanınızda biri varsa -ki bu genelde yakın bir dost olur- rakı dile gelmenize yardımcı olur. Üstünüze getirdiği olgunluk ve vakar, içinizdekileri, tıpkı boğazınızdan inen yudumlar gibi, yavaş yavaş dışarı yansıtmanıza yardım eder.

İçtikçe açılır, açıldıkça anlatır, anlattıkça rahatlarsınız...

Yaşanan bu paylaşım sadece bireysel rahatlamayı değil, topluma yayılan bir aidiyet duysunu da körükler.

27 Ocak 2010 Çarşamba

kibrinin kurbanı kendi


Terörizmin Batı'nın güç algısına; ekonomik krizin daha fazlasına sahip olma arzumuza yaptığını doğal afetler insanoğlunun kibrine yapıyor. insanların doğal afetlerde ölmesinde şiirsel bir adalet görüyorum: Hakedilmiş son.

Nihayetinde "babalarının günahlarını çocukları öder"



Haiti'deki depremde binlerce insan öldü. dünyanın geri kalanı yine şok ve hayret içerisinde kaldı. Bir kısmı, yeniden, Yaradan'ın insanoğlunu cezalandırdığını düşündü.
Yaradan'ın insanoğlunu cezalandırmakla uğraşacağına inanmak insanoğlunun kibrinin bir sonucu. Yine doğal afetler sonucu mağdur olması da benzer kibrin ürünü.

Dünya üzerinde insan yoğunluğunun en fazla olduğu bölgeler ile belli başlı deprem hatları paralellik gösteriyor. Tüm uyarılara ve yaşanan ölümlere rağmen bu bölgelerdeki popülasyon artmaya devam ediyor. Yakın bir gelecekte İstanbul, Tahran, Tokyo gibi şehrleri büyük depremler bekliyor. Ve büyük depremlerden Japonya gibi modern şehircilik anlayışıyla ina edilen ülkeler dahi büyük kayıplar yaşıyacak. (Tokyo körfez bölgesinde yoğun olarak petrol rafinerileri var.)

Nihayetinde, terörizm, aşırı güvenle dolmuş ve 3. dünya ülkelerine yukarıdan bakan Batılı devletlerin kibrini korku yoluyla dizginlerken, ekonomik kriz varolmayan parayla desteklenen ve şişmiş kredi balonuyla havada süzülen tüketim ekonomisini patlatıyor. (500 dolarlık bir ayakkabıyı 10 taksitle satmak haliyle sürüdürülebilir bir ekonomi modeli değil)
70 yıllık zavallı hayatlarımızı ardımızda bırakacağımız malları kazanmak için harcarken doğal afetler silkelenmemize yardımcı oluyor.

Ama ders almamıza yetecek kadar değil.
Belki de tüm bunlar dünyayı var eden sonsuz tezatlığın sıradan ürünleridir.

21 Ocak 2010 Perşembe

maddeciliğin zafer çağındayız


"Maddeciliğin sonunda zafer kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. dünya perilerden, cadılardan, elflerden, meleklerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden arındı. hayal kurmak bugünlerde çocukların beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor."

Gottfried Helnwein



Sanatçı haklı olabilir... Gelecek geçmişten, maddecilik tinsel olandan daha iyi olabilir (olmayabilir de...) Ama öyle veya böyle yine de içimde bir yer mistisizmi özlüyor.
"Keşke" diye düşünüyorum bazen; gerçekten, öldükten sonra gittiğimiz bir yer olsa.
cennet, cehennem, araf vs.
(her ne kadar kutsal kitapların o yerlerde vaad ettikleri o kadar da cezbedici olmasa da...)
O zaman dünyadaki tüm absürdlüklerin kusursuz bir sona bağlanacağına dair bir inanç taşıyabilir insan...

20 Ocak 2010 Çarşamba

epuron reklamı - the power of wind

bu video muhteşem olmuş... adamın sesi, görüntüler, fikir, ve bu fikrin amacı çok yerinde...

17 Ocak 2010 Pazar

Parov Stelar feat. Lilja Bloom "COCO"

Bu şarkı son zamanlardaki en büyük favorim. Yolda, evde sürekli bunu dinliyorum.
En beğendiğim kısımları: Kesik kesik ilerleyen ani iniş çıkışlar ve sonda yer alan piano...
Ayrıca klibi de çok başarılı. Sonunda annenin kızını dizine yatırıp sadece başını okşaması çok sade ve etkileyici...

Parov Stelar'ın "Coco" albümü genel olarak "Shine" albümü kadar iyi olmasa da oldukça başarılı diğer en favori şarkım "Hurt". Sözlerine de bayıldım müziğine de...


Türkiye'nin yıkılması kaçınılmaz

İlkokuldan itibaren bize öğretilen en büyük tehlike Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasıdır.


Halbuki kabullenmek gerek: Her yapı gibi devletlerin de ömrü vardır ve zamanı gelince yıkılırlar. Özellikle böylesine bir coğrafyada bu ömür çok daha kısa...


Tarihi örneklere bakarsak önümüzdeki 50 yılda asıl mucize Türkiye'nin parçalanması değil parçalanmaması olacaktır.


Böylesine bir geçiş coğrafyasında güçlü siyasal irade ancak diğer dünya devletlerinin güçsüzlükleri ile mümkün.
Osmanlı veya Bizans'ı bin yıla yakın bir süre ayakta tutan onların güçlerinden ziyade komu devletlerin güçsüzlüğüydü.

Bugün; Rusya, Çin, Hindisyan, Brezilya, ABD ve Avrupa Birliği gibi güçlerin arasında Türkiye'nin iki seçeneği var:
Ya kukla hükümetlerle sürdürülen devletler arası denge politikası ya da parçalanma...


Nihayetinde her iki durum da biz yerel halk için can yakıcı olacak.
Önümüzdeki 50 yıla tanık olaranlar, bolca, iç kargaşa, su ve toprak savaşları ve muhtemel bir toprak bölünmesine tanık olacaklar...

Bu üzücü ama kaçınılmaz bir gidişat.

5 Ocak 2010 Salı

the Hours romanından

Michael Cunningham'ın "the Hours" romanı benim Virginia Woolf'a ve hayata bakışımı çok derinden etkiledi. Bi kaç yıl önce, önce filmi izledim ve çok etkilendim ardından kitabı okudum daha da etkilendim.
Filmde en etkileyici karakter Virginia Woolf'tu ama kitapta daha çok Laura karakterini sevmiştim. Onu
n sıkışmışlığı...Evliliğinde yaşadığı boğulma hissiyle özdeşleşmiştim. Ortada herhangi bir sorun yok gibi görünür çoğunlukla ama içten içe bir bunalım vardır. Üstü örtülen, göz ardı edilen bir yığın sorunlar toplamıyız aslında.
the Hours'daki Laura karakterinin bir farklı versiyonu bence Running with Scissors'daki Deirdre karakteridir.
Benzer soruna daha farklı bir tepki ile yakşalaşan daha marjinal bir formda...


Kitaptan alıntılanacak sayfalarca not çıkar ama bazıları:


"What a thrill, what a shock, to be alive on a morning in June, prosperous, almost scandalously privileged, with a simple errand to run."

"We live our lives, do whatever we do, and then we sleep. It's as simple and ordinary as that. A few jump out windows, or drown themselves, or take pills; more die by accident; and most of us are slowly devoured by some disease, or, if we're very fortunate, by time itself.
There's just this for consolation: an hour... See More
here or there when our lives seem, against all odds & expectations, to burst open & give us everything we've ever imagined, though everyone but children (and perhaps even they) know these hours will inevitably be followed by others, far darker and more difficult.
Still, we cherish the city, the morning, we hope, more than anything for more. Heaven only knows why we love it so."


"It had seemed like the beginning of happiness, and Clarissa is still sometimes shocked, more than thirty years later, to realize that it
was happiness; that the entire experience lay in a kiss and a walk, the anticipation of dinner and a book...What lives undimmed in Clarissa's mind more than three decades later is a kiss at dusk on a patch of dead grass, and a walk around a pond as mosquitoes droned in the darkening air. There is still that singular perfection, and it's perfect in part because it seemed, at the time, so clearly to promise more. Now she knows: That was the moment, right then. There has been no other."

3 Ocak 2010 Pazar

2009 yılında bir gencin tercihleri

Aşağıdaki ifadeler birinin facebook account'undaki personal information'ından alındı.
Bu beğeniler sadece o kişinin, her şeyden bağımsız, tercihleri değil aslında... Bunlar, daha ziyade, 2009 yılında İstanbul'da yaşayan orta sınıf bir gencin genel beğenilerini dile getiriyor:


Living in SUADİYE,
Working in BEYOĞLU,
Supporting FENERBAHÇE,
Driving MINI COOPER,
Drinking COCACOLA,

Walking around CDD,
Friendship best with SEKO,COCO,CARLOS,MURTIE and etc.
Prefering BERSHKA, DIESEL, REEF, PULL&BEAR, TOMMY , ABORCROMBIE , NAUTICA etc.
Having lunch KIRINTI,
Having dinner MID,

Shopping AKMERKEZ,
Approving of ADRİANA LIMA,
In love MONICA BELLUCCI,
Playing FOOTBALL,
Wearing YELLOW and DARK BLUE,
Watching LİG TV and FB TV,
Listenning RIHANNA,BLONDIE ,50 ,
Going to BODRUM,
Spending YTL,
Like NİŞANTAŞI,BEBEK,İSTİNYE PARK AND of course CADDE,
Dressing FASHIONABLE,
Hating 6ASSARAY,
Making witty remark SO MUCH,
Missing old TIMES,
Attending PARTIES,
Not Understanding GIRLS;
Praying The GOD;
Kidding LIFE,
Believing FAITH,
Jumping in DISCO,
Taking PHOTOS,
Want 2 handsome SONS,
ThanksGiving;
Knowing the BEST
F...ing Rest....

Bu yazı fotoğraftaki kişinin beğenilerine yönelik bir yargı değil; sadece toplumun bir kesmine dair gösterge.
Yukarıdaki beğenilerin neredeyse hiçbiri beni yansıtmıo ve çoğunu dejenere buluyorum.
Ama bu çocuğun tercihleri popüler beğenilerin iyi bir toplamı.
2010 yılında yaşayan bir genç beğenilerini seçerken yukarıdaki tercihlerin neresinde duracağına göre konumlanır.

Takım tutmak, Akmerkez'de alışveriş, Diesel, Abercrombie, Tommy gibi logoları bağıran markalar giymek, Cadde'de takılmak, Adriana Lima ve Monica Belluci gibi glossy dergilerin seçtiği güzellik anlayışını benimsemek...

Tüm bunların yanında durmassan nerede durursun?
İşte 2009 yılında İstanbul'da yaşayan orta sınıf bir gencin kimliğini bu belirliyor.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Elbette ki zevkler ve renkler tartışılır

Elbette ki zevkler ve renkler tartışılır ve elbette ki zevksizlik diye bir şey vardır.
Eğer öyle olmasaydı hepimiz blue jean giyiyor olur muyduk? Erkekler çoğunlukla siyah mont ve taba renk ayakkabı giyiyor; çoğumuz gri veya siyah araba tercih ediyor olur muyduk?

Her topluluğun ve her dönemin kendine özgü bir zevk anlayışı vardır. Mainstream olarak da adlandırılan bu zevk anlayışı, bireyin içinde bulunduğu topluma ait olmasını ve toplumun diğer bireylerine güven vermesini, dolayısıyla düzen içinde bir bütünlük oluşmasını sağlar.

Bu mainstream zevk anlayışının dışında kalan her şey çoğunlukla zevksiz veya kitsch'tir.
Ayrıca bir de gelmekte olan dönemin üslubunu belirleyen avangarde bir yaklaşım vardır ama bu yaklaşım sonucu ortaya çıkan tarzlar çoğunlukla yeni bir üslup oluşturmaktan acizlerdir ve kitsch olarak kalırlar.

Geçtiğimiz on yılda, iletişim imkanının çok hızlanması ve halkların birbirini tanıyıp değerlendirmeye başlaması, neyin zevkli neyin zevksiz olduğunu belirsizleştirmiş ve -homeless'lardan dahi esinlenen- bireyci tarzı yükseltmişse de bu geçici bir durum.
Ortaya çıkmakta olan yeni global citizen'lar incelikli olan zevki yakın bir gelecekte aydınlatacaklar.