30 Aralık 2009 Çarşamba

1957 Jaguar XK-SS


Tasarımı çok eğlenceli ve şık bir araç





57 model xk-ss o dönem Steve Mcqueen'le özdeşleşmiş!!












dekor

Bu dekoru sevdim. Yüksek tavanlı bir apartman, ölçülü aksesuarlı bir dekor. Koltuk fazla feminen ama oldukça rahat görünüyor. Yerlerin eskimiş ahşap iken duvarların sterilize bir havada olması iyi bir ironi.


New York Times'ın T Magazine dergisinin 2008 Spring-Design-Mood Swing sayısının 90. sayfasında dekoruna bayıldığım, Gerald Schmorl'ın evi, inanılmaz şık bir Paris apartmanı var. Yukarıdaki dekor daha iyi bir ışıklandırmayla o eve ait hale getirilebilir.

60'lardan E tipi Jaguar


Teknik detayları, fiyatı, konforu, popülaritesi vs. dışında; bu araç, insanın kalbini kıracak kadar güzel tasarlanmış



E tipi Jaguar 60'ların en kült aracı imiş.
Bir toplumsal statü simgesi olarak görülüyormuş.
Yarış otomobili performansına sahip bir binek otomobildi. deniyor bu araç için.
Hızı saatte 241 km çıkabiliormuş ve fiyatı rakip markalara göre çok daha ucuzmuş.
Aracın tek kusuru aşırı benzin tüketimiymiş.
(ki bu kusur o dönem için sadece bir masraf/lüks iken bugün çevresel kaygılardan ötürü bir tür lanet)





1962'den bir reklam

İsviçre -Ticino


Elbette ki her şey ve her yer aslında nası olduklarından bağımsız olarak biz onları nası algılıyorsak ona göre değer kazanıyor.

İsviçre'nin İtalyanca konuşan Ticino kantonu da benim zihnimde T Magazine'de yer alan fotoğraflarıyla kazındı.
Dağ yamacında antik-otantik evler, yöresel orijinal yemekler, yemyeşil bir doğa, temiz hava, derin bir vadi...









T Magazine'deki haberi:
http://www.nytimes.com/indexes/2009/09/27/t-magazine/travel-issue/index.html






23 Aralık 2009 Çarşamba

can you hear me Major Tom?

"Nereye gittin?" dedi. "Öldüm ben" dedim. Duymadı


(bu söz için soundtrack: La Tropa'dan "Des Nues")

20 Aralık 2009 Pazar

Lale Müldür etkisi

Lale Müldür'ü ilk defa 2000 yılında Gezi dergisinin bir sayısında yayınlanan aşağıdaki şiiriyle tanıdım:

"Sizi selamlarım kuzey denizi
uzaklardan gelen bu antik kartla
ah, ne kadar yorgunuz hepimiz
bütün bu zaman kayıtlarından
ki aşağı çeker herbirimizi
sizi selamlarım kuzey denizi
incilerden ve opallerden erden deniz
ne kadar da yabancı bir dile
benziyordun sen uzak beyaz noktalarınla
senin üzerinde gördüm ilk
su incileriyle çizilmiş bir kenti
kimsesiz bir kıyı boyunca yürürdün sen
bakışsız ve yaşı olmayan biri
iristen damarların, sisli kulelerin,
fosforlu çanlarınla
şiire en çok yaklaşan deniz
bırakıp giderdin sonr aiprek eldivenlerini
herkesin viyole bir bağ kurduğu o ıssız kumsalda
sizi selamlarım kuzey denizi
uzaklardan gelen bu antik kartla"

Daha sonra bu şiir için "Kuzey Defterleri" kitabını aldım 17.12.2001 tarihinde. Başlangıçta kitaptaki yazıları anlayamıyordum. Kelimeler, cümleler hem zor hem de yabancı geliyordu ama ben yine de okumaya devam ettim. Nihayetinde yine de anlamamıştım ama içimde tarifi mümkün olmayan bir his bırakmıştı.

O kitaptan tüm bu zaman içerisinde aklımda kalan en vurucu şiir şuydu:

"beyaz zambaklar kendilerine kapanıyor ve hiçbir şey onarmıyor nedeni bilinmeyen yaraları. isterinin eşiğindeki austro-macar soyluları, belirsiz bir sıkıntının yayıldığı bu jelatin saatlerde, ortodoks haçlardan süzülen yağmur yargılamıyor sizi ama yanına çağırmıyor da. biliyor musunuz, firavunlar da evlenemiyordu sevdikleriyle."
Aynı kitaptan:


"Acıların ağaç çileği tadı dillerinin üstünde hafifçe kaymaya başlarken bir örnek ponponlu bereleri yavaş yavaş kasketlere, berelere ve melon şapkalara ayrışıyor.
Mutlu bilinç dilde eriyen toz eker hızıyla göğe ağarken, çocukların o mutlu ve cana yakın yumrukları yerini küçük anlamlı el sıkışmalarına bırakıyor.
Ötekilerse yani şu mutlu azınlık dedikleri ağızlarında donmuş rafadan yumurta tadıyla her şeyin iyi gittiğini düşünüp çocukluk arkadaşlarını diğer yarıyı yani unutmaya çalışıyorlar. yaşantılarının ortaya çıkarmadığı bir çözümü arıyorlar.
"

aklımda yer etmiş yazılar

Ortaokuldayken derslerde o kadar sıkılıyordum ki çareyi kitaplardaki metinleri okumakta buldum.
Türkçe kitabının içindeki metinleri okuyor metinlerin içinde hoşuma giden kelimeleri balon içine alıyor ardından kelimelerin içindeki hecelerden çıkan harici kelimeleri de balon içine alıyordum.
Bu benim için bir oyun gibi olmuştu. Tabii bu sırada okuduğum bu metinlerden bazıları da aklımda çokça yer ediyordu ben farkında olmasam da.
Ortaokuldayken notlarım hala çok kötüydü çünkü ben işin ders kısmını sevmiyordum. Okumayı eğlence olarak görüyordum. Yine de ortaokul diploma notum çok kötü (3,12) geldi ise de bu okumalarım lisede meyvelerini verdi. Böylece nihayetinde üniversite sınavını da kazanmayı kolayca başardım.

Aşağıdaki yazılar bu dönemde aklımda çok ça yer eden ve yıllarza çeşitli satırları zihnimde yer edip dolaşıp duran metinler.


Nurullah Ataç "Günce" (7. sınıf)

"Baktım çocuklar uçurtma uçuruyor. Her yıl, ilkyaz aylarında, uçurtmayı gördüm mü, bir üzünç duyarım içimde, ağlamaklı olurum. Ben uçurtma uçurmadım ki! Çocukluğumda pek isterdim, o renk renk kâğıtlardan yapılmış uçurtmaların havalanmasına içimi çekerek bakardım. Annem bırakmazdı beni uçurtma uçurmama. Günah mıymış neymiş, öyle bir şey uydurmuştu.

(...)

Çocukluğum olmadı benim. Çocukluğu olmayanın gençliği de olmaz. Bir şey söyleyeyim mi ben size? İhtiyarlığı da olmuyor böylesinin. Hani güzel bir ihtiyarlık vardır, insan çocukluğunda yaptıklarını, gençliğinde yaptıklarını hatırlar, anlatır da gözlerinin içi parlar, ben kendimde değil, başkalarında gördüm onu. Çocukluğu, gençliği olmamış kişinin yaşlılığında da bir tatsızlık var, yalnız ölümü düşünüyor, ölümden korkuyor, işte o kadar."

Ahmet Haşim "Merdiven" (9. sınıf)

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...


Ahmet Hamdi Tanpınar
"Her Şey Yerli Yerinde" (9. sınıf)

Her sey yerli yerinde; havuz basinda servi
Bir dolap gicirdiyor uzaklarda durmadan,
Esya aksetmis gibi tilsimli bir uykudan,
Sarmasiklar ve bocek sesleri sarmis evi

Her sey yerli yerinde; masa, surahi, bardak,
Serpilen aydinlikta dallarin arasindan
Buyulenmis bir ceylan gibi bakiyor zaman
Sessizlik dokuluyor bir yerde yaprak yaprak.

Biliyorum golgede senin uyudugunu
Bir deniz magarasi kadar kuytu ve serin
Hazlarin aleminde yumulmus kirpiklerin
Yuzunde bir tebessum bu agir ogle sonu.

Belki ruyalarindir bu taze acmis guller,
Bu yumusak aydinlik dallarin tepesinde,
Bitmeyen ask turkusu kumrularin sesinde,
Ruyasi omrumuzun cunku esyaya siner.

Her sey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda
Azapta bir ruh gibi gicirdiyor durmadan,
Bir seyler hatirliyor belki maceramizdan
Kuru guz yapraklari ucusuyor ruzgarda.

Rimbaud "H"

(Şu anda okuduğumda o kadar da heyecan verici bulmuyorum bu şiiri ama lise birde okuduğumda çok etkilenmiştim. O dönem belirsiz ve sürreal olanı çok fazla seviyordum. Lale Müldür'ü de aynı dönemde okumaya başladım)

Tüm korkunçluklar bozuyor. Hortense'ın o yıldırıcı davranılarını. Kendiliğinden bir sevdadır yalnızlığı; dipdiri bir sevidir yorgunluğu. Bir çocuk gözetiminde, nice nice çağlar ulusların yaman bir sağlıkbilgisi oldu o. Kapısı açık yoksulluğa. Orada, yaşayan kişilerin aktöresi, onun tutkusunda ya da eyleminde kaybolur gider. - Ey o korkunç ürpertisi ilk aşklann o kanlı toprakta, hem de hidrojenlerle pırıl pırıl! gidin, bulun Hortense'ı.


17 Aralık 2009 Perşembe

gay figürün filmlerdeki fonksiyonu

"Neden, çoğunlukla, 'başarılı' filmlerde bir gay figürü vardır?"

soldan sağa filmler:
Milk, Running with Scissors, C.R.A.Z.Y



Geçen gün Ryan Murphy'nin "Running with Scissors"ından Alan Ball'un True Blood'ına bir takım filmler hakkında konuşurken Gökçe, "Neden acaba çoğu başarılı filmde bir gay figür var?" dedi.
Sonra tek tek beğendiğimiz filmleri saydık. Evet gerçekten de hepsi olmasa bile beğendiğimiz filmlerin çoğunda gay bir figür vardı.
"Bu durum, biz, gay'leri çok sempatik bulduğumuz için mi böyle?" diye düşündüm. Hayır, tam olarak öyle değil.
Öncelikle yukarıdaki ifade, elbetteki kişinin beğenisiyle alakalı. Eğer romantik komedi veya Hollywood usulü aksiyonlar gibi 'kaçış' filmlerinden hoşlanıyorsanız. Gökçe'nin bu sorusunu gerzekçe bulabilir ve umursamazsınız.
Ama sizin de beğenileriniz içinde American Beauty, Running with Scissors, Six Feet Under, the Hours, True Blood (Twilight'ın yerine :S), C.r.a.z.y., Nip Tuck, All About My Mother, vb. dizi ve filmler öncelikli bir yer işgal ediyorsa siz de aynı sorunun muhattabsınız!

Bu film ve dizilerin içinde gay figürlerin olması aslında tabii ki bu yapımların yönetmenlerinin veya senaristlerinin veya yapımcılarının gay olmasıyla alakalı. Ryan Murphy, Alan Ball, Pedro Almodovar... Hepsi gay.
Ve nihayetinde bir sanatçı, sanatına, ne yaşadıysa ve ne biliyorsa onu yansıtır. Bu yapımların yaratıcılarının hepsi, böylesine bir toplumda gay olarak büyümenin travmalarıyla yoğruldular. Ürettikleri yapımlar da bu sürecin ürünleri. Yani doğaları gereği varoluşa travmatik bir bakış açıları var.

Yukarıda adı geçen tarzdaki filmlerin en belirgin ortak özelliği bir dönüşüm beklentisidir. Karakterler aşırı derecede moody, duygularını dışa vurmaktan çekinen, dolayısıyla içe doğru ağlayan sıkışmış tiplerdir. Filmlerde, çoğunlukla, uzun süredir devam etmekte olan bir sıkıntıya bulunan sözde-derman dolayısıyla yaşanan bir coşku dönemi ve bunu takip eden, çok şiddetli bir çöküş dönemi vardır.
Filmi yaratanların hayata bakış açısına göre karakterler, ya 'aydınlanarak' kendi kimliklerini kabullenirler ve yabancılaşma duygusundan kurtulurlar ya da trajik bir şekilde ölürler.
Sonuç ne olursa olsun biz bu karakterlerin hayatları boyunca toplumla kavga edişlerini ve bu kavgalar sonucunda nasıl dönüştüklerini izleriz. Karakterler büyük oranda, öncelikle aileleriyle bir çatışma içerisindedir ve yaşadıkları bu çatışma onların toplumun diğer bireyleriyle de yabancılaşmalarına neden olur.
Bu tür filmler, tarihsel olarak, çoğunlukla, orta yaş krizi, ergenlik bunalımı benzeri sancılı bir geçiş döneminine odaklanır. Ama bu dönem çoğunlukla ya flashback'lerle ya da zamanın akışı içerisinde çocuklukla bağlanır. Çocukluk dönemleri hep bir nedenden dolayı travmatiktir. Bu dönemde hep bir takım olaylara veya durumlara maruz kalırlar.
Yetişkinliğe ulaştıkları nokta ise onların aynı zamanda dönüşümlerinin ve adaptasyonlarının başladığı dönemdir.

Bir yol bulmaya çalışırlar: Kendilerini; diğerlerinin gözünde var etmek için, ailelerinden onay almak için, kişisel zevklerini yaşayabilmek için... Tüm isteklerini ertelemeden yaşayabilmek için çırpınırlar ama asla istedikleri oranda başarılı olamazlar.
Onlar bir yol bulduklarında biz dönüşümün başarılı olduğunu düşünürüz ama hemen ardından gelen çöküş dönemi bize yanıldığımızı gösterir.
Karakter hüsrana uğrayınca onlarla kurduğumuz empatimiz güçlenir. Toplumun ona nasıl da kötü muamele ettiğini gördükçe film içimize daha da işler.

Tam bu noktada sadece kendiniz hakkında düşünmenizi istiyorum.

Bunun için gay olmanız gerekmez, siz de toplumun bazen (çoğunlukla?) size haksızlık yaptığını düşünenlerden misiniz?
Evet, herkes gibi bir takım istekleriniz var. Ama siz, bu isteklerin önünde elinizde olmayan, aşılması güç bir takım engeller (aile, gelenekler, para, din, ...) olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kendinizi 'sıkışmış' mı hissediyorsunuz?
Hayatınızda -belki de ne olduğunu bilmediğiniz- bir şeylerin değişmesi gerektiğini, bu şeyler değiştikten sonra hayatınızın hayal ettiğiniz gibi olacağını mı düşünüyorsunuz?

Evet mi?
İşte asıl bu nedenlerden dolayı bu filmleri seviyorsunuz!

(Tabii ayrıca bu filmlerin; içinde bulunduğumuz gerçek dünyayı zor, acımasız ve de çirkin bulan kişiler tarafından yeni ve güzel bir dünya imgesi yaratmak amacıyla, renkleri, sahneleri, kurgusu, oyuncuları özenle seçilerek tasarlandıkları gerçeği var. Ama bu olayın diğer boyutu)

13 Aralık 2009 Pazar

asıl mutluluk durağan mutluluktur!

Çok uzun zamandır bir sıkıntı verici veya tedirgin edici durumla karşılaştığımda, kendimi hep "Bu da geçecek... bu an, bu sorun hepsi geçecek ve daha iyi bir gün gelecek" diyerek telkin ediyorum.
ama bir zamandır bu yaklaşımın olumsuz kısmı aklımda dolanıp duruo: Bir sorunun bitip de mutluluğun gelir gibi olduğu an, aklıma bir sonraki mutsuzluğun geleceği gelio ve bu tedirginlik yaratıo.
Yani ortada sürekli bir mutsuzluğu bekleyiş hali var.

Sanırım yanılgım mutluluk beklentimle alakalı.
hatalı olan, aktif mutluluğu (yeni bir beklentinin sonucu olarak ortaya çıkan mutluluğu) elde etmeye çalışmam. arzu edilene ulaştığımızda, arzu ettiğimiz şeyin, arzu edilmekten ne denli uzak olduğunun farkına varıp hayal kırıklığı yaşıyoruz.
Örneğin ortaya koduğumuz bir ürün nedeniyle topladığımız takdirler bize aktif mutluluk verebilir. Ama bu mutluluğun hemen ardından bir düşüş evresi olacağı da kesin.
Her defasında bünyemiz daha yüksek doza ihtiyaç duyacak. Ve doz arttıkça ardından yaşanan hayal kırıklıkları da daha büyük olacak.

Bence asıl mutluluk, hiçbir şey yapmamak ve arzulamamaktan gelen pasif mutluluktur.
Yani, örneğin, deniz kenarındaki bir kafede sevdiğin bi kaç insanla, dinlediğin bir müzik hakkında konuşurkenki sıradanlığın verdiği rahatlık duygusu...

Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway kitabının en etkileyici kısımlarından biri Mrs. Dalloway'in Londra sokaklarında dolaşırken hissettiği coşkunluk duygusudur:


"For having lived in Westminster--how many years now? over twenty,--
one feels even in the midst of the traffic, or waking at night,
Clarissa was positive, a particular hush, or solemnity; an
indescribable pause; a suspense (but that might be her heart,
affected, they said, by influenza) before Big Ben strikes. There!
Out it boomed. First a warning, musical; then the hour,
irrevocable. The leaden circles dissolved in the air. Such fools
we are, she thought, crossing Victoria Street.
For Heaven only
knows why one loves it so, how one sees it so, making it up,
building it round one, tumbling it, creating it every moment
afresh; but the veriest frumps, the most dejected of miseries
sitting on doorsteps (drink their downfall) do the same; can't be
dealt with, she felt positive, by Acts of Parliament for that very
reason: they love life. In people's eyes, in the swing, tramp, and
trudge; in the bellow and the uproar; the carriages, motor cars,
omnibuses, vans, sandwich men shuffling and swinging; brass bands;
barrel organs; in the triumph and the jingle and the strange high
singing of some aeroplane overhead was what she loved; life;
London; this moment of June."

9 Aralık 2009 Çarşamba

rüya

Dün gece, ayrıntılarını hatırlayamadığım ilk rüyamda 40 binli yıllarda, çok uzun yaşayan (hatta hiç ölmemiş ve ölmeyecek gibi hissediyordum) lanetlenmiş bir kavme mensuptum.

Her şey ilkel ve kederliydi. Ama bu durağan bir keder değildi. Tedirgin bir bekleyişin yol açtığı aktif bir kederdi.

İlk çağ insanları gibi giyinmiştik ve hava bulanıktı. Kurak bir yerdeydik, taşlık, toprak... Kötü bir şeyin olması an meselesiymiş gibi hissediyorduk.

Le Grand Content

Bu videoya bayılıyorum. içeriğinde bahsettiği konular ve bu konuları birbirine bilinç akışı tekniğiyle bağlaması... Çok eğlenceli ve zekice. ayrıca seslendirmesi ve grafikleri de çok başarılı.
Bu video hem düşünme hem de yazım tarzımı çok etkiledi. zaten blog'un adı olan "darenototbare" ifadesi de bu videodan geliyor.

bu videodaki grafikler http://thisisindexed.com/ sitesinin geliştirilmiş halleri

8 Aralık 2009 Salı

L. Müldür Şiir


"ben yokken ne yaptın?" diyorum
"i did not exist" diyor
"ben de" diyorum

-ciğim eki hakkında

eğer biri size isminizin arkasına "-ciğim" koyarak hitap ediyorsa, SAKININ!!!

Mutlaka altttan alta bir kıskançlık, haset vs. vardır.

uzaktan alakalı:
(duvarın ince çatlaklarına yerleşen bitki tohumları geliştikçe çatlaklar yarıklara dönüşür ve nihayetinde bir harabeye)

5 Aralık 2009 Cumartesi

Lale Müldür: Geyikler ve Saatler

Lale Müldür'ü ilk defa lise 1'e giderken 14 yaşımda okudum ve o zamandan beri sürekli kafamın içinde şiirleri dönüp duruo, Kuzey defterleri kitabını sürekli okuyorum onun anlaşılmazlığı gizemi metafiziğe ve deliliğe yakın aşk tanımı her şeyi beni sarıp sarmalıo
aşağıdaki alıntı Geyikler ve saatlerkitabından:

gizem bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda
boynuzlarında senin karmaşan ve sana ait bilmediğim,
bilmek istemediğim onca şey.
buna benzer çözemediğim bir çok şey
ormanda sarı yapraklar düşmeye başladığı zaman saçlarının arasından
sarı bir yaprak fosili boynunun tam kenarında
...
iki geyik ormanın kuytularında
birbirine sarılmış yatıyor.
boynuzları birbirine geçmiş...
...
kırmızı bir yunusun havada sıçraması olurdu senin gülüşün,
ama gülmüyorsun .

beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu farketmiyor musun?

...
geyiğin boynunda kırmızı bir leke var
melankolimin tozu alındığında, kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
iki geyiğin birbirine geçtiği yerde
orman ışığı kırılıyor.
"kalbin ilmini yap" diyor bir ses
aortanın kırmızılığı gibi geyiğin boynunda bir kırmızı leke...
...
geyiğin boynunu tuttuğum zaman elimde kalan pas lekesi
yada böyle birşey seni anlamaya çalışmak.
seni sevdiğim zaman kadife tüylü bir geyik ormanda su içiyor
yada yeşil kadife tüylü bir su akıyor boynuzlarımızın arasından.
...
dünya tatsızlığı kristalleşirken kimyasal bir çözeltide,
hiç bir şeyi çözemezsin...
bileklerini de kesemezsin
anti-maddeye kaçmak istersin sadece
bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz.
...
ormanda bir kuş hızla dönüyordu.
aşık olduğumuz zaman
yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner
ve kaçmamız gerektiğini söyler bize
çünkü her şey çok fazladır
kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş
kendini ve etrafındakileri yaralar
tehlikedir onun adı...
bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez
kumrular sakindir bir tek
ben kumru değilim
sen de
...

seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiklerinde boynuzları birbirine dolanır ve
ölürlermiş.

...
gece saat 3:30. senin için birşeyler yazmak istiyorum
ama gözlerinin karşılaştığın insanlara nasıl sevgiyle baktığından
başka birşey gelmiyor aklıma
içimdeyken bana bakışın bir de.
kumru değiliz biz
geyiklerin sonu da çok acıklı
ne kalıyor geriye?
...
gece 10'a doğru aradın
birkaç gün sonra dolunay olacağını, rakı içeceğini ve denize deniz
kızları için biraz rakı dökeceğini söyledin.

kıskandırmanın daha zarif bir yöntemi olamazdı ama beni daha fazla
kıskandırma olur mu?
dayanamam ben buna taş kesilir boynuzlarım.
içimdeki kuş ölür

...
"can you hear me major tom?"
...
doğuya bakan yüzünle bak bana ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu
hiç unutma
çocuk gibi olduğumu söylemiştin zaten.
çocuk gibi yazdıgımı biliyorum bu kitapta
kırmızı mürekkeple boyanmış bir çocuk başı uyuyor kalbimde.
fosforlu gözleri açıklanamayan şeylerin merkezi gibi.
tıpkı bunun gibi açıklanamayan şeylerin merkezi olsun isterdim bu
kitap;
hiç kumru olamamış bir çocuk izini bırakırken onun üstünde;
ararken bir kumru oluş halini...
...
hayır saatleri, geyikleri anlatmıyor bu kitap.
bir kumru oluş halini anlatıyor,
yada bir kumru olamayış halini.
bazen birşey görünür gibi oluyor,
bazen bir şey görünmüyor.
bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor, bazen bir şey değişmiyor
bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
bazen hiç sevmemişsin gibi...
bazen bu kitap açıklanamayan şeyleri anlatıyormuş gibi oluyor
bazen hep açıklanan şeyleri
bazen bu kitap senin gibi oluyor, bazen benim gibi
yani sen beni kumru yapmaya çalışırken benim kumru olamayış
halimi...
bazen bu kitap aşk gibi oluyor, bazen anti-aşk gibi....
...
hayır elbette saatleri, geyikleri anlatıyor bu kitap
insan ilişkilerinden bahseden bir kitap başka neyi anlatabilir ki?
bizim uslanmaz ruhlarımız hiç kumrulaşabilir mi?
suskuyla yanyana oturan iki kumru ...
iki sevgili yanyana oturarak uzun süre hiç konuşmadan...
yani kumrulaşabilir mi?

hayır elbette senin aradığın saatleri anlatmıyor bu kitap
aramadığın onca saatin dehşetini anlatıyor ancak.
ve çocuk gibi olmadığım , fazlasıyla realist olduğum için tek bir
saate doğru ilerliyor:
geyiklerin kavga edip, boynuzlarını açamayarak öleceği saate...
...
yine de kumru masalını sürdürmeyi deneyecek bu kitap
çünkü kumru olamaz dediğin anda
aşk da bitiyor kitap da!

daha kavga etmedik
boynuzlarımız birbirine dolaştı ama sadece ormanda uykuda.
bak hala "major tom" çalıyor pikapta...

nostradamus kehaneti

Bu Nostradamus kehanetinin Türkiye ile ilgili olduğunu iddia edenler var:

"devrimi temelden sarsıyor büyük bir kasırga
yüzlerde artık peçeler, başlar örtülü
cumhuriyetin sonu geldi artık
ak'lar kırmızı'lar karşı karşıya"

intihara eğilimlilerin algısı filtrelidir

"the sky is not blue and the field is not green"

Geri kalan insanların, intihara eğilimli insanlara hayatın ne denli güzel; gökyüzünün mavi, çayırların yeşil, sokakların hayat dolu, seksin muhteşem olduğunu anlatıp durmaları nafile.
Görüntü beyinde oluşuo!

Ve intihara eğilimli insanlar gözlerinin hemen arkasında camdan bir filtre taşıyorlar. Karartılmış veya bulanıklaştırılmış saydam bir filtre.
Ve bu nedenle onlar için gökyüzü mavi veya çayırlar yeşil değil.
Onlar bağıra bağıra veya fısıldayarak Moby’den “Wait for me” söylerler:

["
I'm gonna ask you to look away
I love my hands, but it hurts to pray
Life I have isn't what I've seen
The sky is not blue and the field's not green
I'm gonna ask you to look away
A broken life will never stay
Tried to hard and I always lack
Days are grey
and nights are black"
]

Ama benim bu farkında olduklarımı elbette ki toplumun diğer bireyleri de biliyor. Bunun için çözümleri var. En popüleri din. Din insanın kendi hayatını almasını kesin olarak yasaklar. Ve din bize diğer dünyada, öyle veya böyle farklı bir hayatın mümkün olduğunu söyler. Sabretmemiz gerektiğini… Çünkü dini icat edenler dünyanın ne denli boktan olduğunun farkında olanlardı. Ve dinin bu telkinci yapısı intihara eğilimleri tedavi ettiği düşünür bir çoğu.
Ama din, beynimizdeki o camdan filtreyi temizlememize yardım etmiyor hiçbir zaman. Mevcut filtreyle yaşamaya sebat etmemiz gerektiğini söylüyor. O filtrenin ne denli karanlık olduğu önemli değil, dine göre önemli olan sebat etmek.

Bu nedenle intihar düşüncesinden kurtulması için dine yönlendirilen insan dinel karşılaştıktan sonra başka karanlıklara sürüklenir. Bu noktadan sonra intihar düşüncesi aklından çıkmaz ama din intihar etmeyi yasakladığı için kişi intihar etmeye cesaret edemez. Reddediş ve kabullenişler arasında sürüp giden çok daha acıklı bir hayat başlar.
Bu sefer kendini tamamen korkularla bezenmiş bir dini düşünceye adar.

işkenceci ebeveyn mi, Öcalan mı?

işkenceci ebeveyn mi topluma daha çok zarar verir,
Abdullah Öcalan mı?
Tamam Abdullah Öcalan binlerce insanın ölmesini sağlayan düşünce ortamını hazırladı ve suçludur. Ama ahlak felsefesi üzerinden, doğru bir açıdan bakıldığında, çocuğuna şiddet uygulayan herhangi bir anne/baba da en az Öcalan kadar suçlu kabul edilebilir.

Çocukken aşırı derecede şiddete veya tecavüze maruz kalmış insanlar, hayatlarının bir döneminde mutlaka bu yaşadıklarını dışarı yansıtırlar.
Birden saldırgana dönüşen bir zamanın bu mağdur insanları toplumsal çöküntüye neden olan zincirleme bir reaksiyonu takip yaratırlar. Ve ortaya hayatları kabusa dönmüş olan milyonlarca insan çıkar.

Diyebilirsiniz ki “Ama Öcalan öldürüyor”.
Unutmamalıyız ki pek çok psikolojik çöküntüde, ölüm yaşamaktan daha iyi bir alternatif olabiliyor.
Her iki durumda da ortak bir yan var Abdullah Öcalan’ın öldürdükleri de masum, babanın psikolojisini bozduğu çocuk da… Yani mağdurlar açısından bir fark yok.
Hatta Abdullah Öcalan bu kıyasta daha avantajlı bile çıkabilir. Nihayetinde onun hareketlerini açıklayabilecek, belli bir mantığa oturtabilecek nedenleri var. Ama işkenceci babanın açıklayabileceği her hangi bir nedeni yok.
Bence tamamen adil bir vicdan mahkemesinde, deforme insanların sayısı göz önüne alınarak herhangi bir işkenceci ebeveynin, Abdullah Öcalan’dan daha suçlu olduğu sonucuna varılabilir.
Ve nihayetinde büyük resme bakarsak; bir Abdullah Öcalan 30.000 insanın ölümünden sorumlu iken aramızda gezinen binlerce işkenceci ebeveyn milyonlarca ‘hasarlı’ insanlardan sorumlu!

animation: Max and mary

Bu animasyon uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biri. Öylesine izlemeye başladım ama daha ilk dakikalarından itibaren sardı ve izlemeyi kesmek istemedim. her şeyi süper. Çizgileri, hikayesi, yan karakterleri, ana karakterleri, mesajı, rengi, sesleri filme dair her şeyi çok sevdim. çok samimi ve zekice.
Hastalıklı ve yaralı karakterlere bayılıo olmamın da tabii ki filmi çok sevmemde etkisi vardır.
Bu film, uzun zamandır düşündüğüm ve savunduğum hoşgörü kültürü için çok iyi bir örnek. Yıllardır medya bize mükemmellik pompalıo ve hepimiz mükemmele ulaşma hevesi içinde tüketerek olarak büyüyoruz.
Halbuki dünyada kimse ama kimse mükemmel değildir. İstediği kadar zeki, güzel zengin vs olsun herkes kusurlu ve yaralıdır. Bu filmde bunu çok iyi vurguluyor.