30 Ocak 2010 Cumartesi

Rakı ritüelinin toplumsal işlevi


Kendine has ritüelleri olan rakı, yarattığı paylaşım duygusu ile bambaşka bir çağa ait, neredeyse unutulmuş, tüm topluma yayılan bir aidiyet duygusunu körüklüyor



Avrupa'da, son yıllarda, fast food akımına karşıt olarak, "slow food" akımı gittikçe popüler hale geliyor. New York'ta saatlerce bir cafede oturmak akıl almaz/kabul edilemez bir davranış olarak görülür. Halbuki Avrupa'da arkadaşlarınla cafelerde geçirdiğin saatler gündelik ritüelin bir parçası.

Yemek yemeyi ihtiyaçtan ziyade bir keyif olarak gören bu anlayış aslında bizim kültürümüze hiç de yabancı değil.
Çok kişi tarafından paylaşılan ve uzun süre içilen nargile... Ona eşlik eden topluca oynanan masa oyunları... Ölüm sonrası dini ritüeller... Geniş tencereler... Rakı sofrası...
Bunların hepsi hayatın ayrıntılarına inen ve bundan zevk almayı, daha doğrusu, zevk yaratmayı amaçlayan ritüeller.

Saatlerce süren rakı masası muhabbeti, slow food yaklaşımının doğal bir yolla gelenekten beslenen versiyonu.

Dünyanın her yerinde alkol üretilir, içilir ve içilen bu alkol insanı rahatlatır/cesaretlendirir. Ama pek azı rakı gibi sizin dialog kurmanıza yardımcı olur.

Viski veya cin fazla bireysel ve kasıntı; bira veya votka ise fazla lakayıt ve şamatacı. Halbuki rakı bir adab ürünüdür. Bu adab, onun hangi bardakta, ne kadar, nasıl içileceğinden ziyade duruşundan ve geleneksel algısından ileri geliyor.

Viski gibi, bir barda öylesine oturup yudumlamazsınız rakıyı veya bira gibi bir bakkaldan kapıp hemen ayaküstü kafanıza dikemezsiniz. Ona her zaman kendine has ritüeller eşlik eder.

Rakı, rakı sofrasında mezeler eşliğinde içilir.
İster çok kederlenip yalnız için, ister neşelenip arkadaşlarınızla eğlenmek için, için bu durum değişmez: Her zaman duruma uygun bir sofra hazırlanır.

Bu sofra başında; rakı, yudum yudum boğazınızdan geçerken hayatı da yudumlamanıza yardımcı olur. Yaşadığınız o an, geçmişte yaşadıklarınız, gelecekten beklentileriniz hepsini yutkunursunuz...

İşte o an, o sofrada yanınızda biri varsa -ki bu genelde yakın bir dost olur- rakı dile gelmenize yardımcı olur. Üstünüze getirdiği olgunluk ve vakar, içinizdekileri, tıpkı boğazınızdan inen yudumlar gibi, yavaş yavaş dışarı yansıtmanıza yardım eder.

İçtikçe açılır, açıldıkça anlatır, anlattıkça rahatlarsınız...

Yaşanan bu paylaşım sadece bireysel rahatlamayı değil, topluma yayılan bir aidiyet duysunu da körükler.

27 Ocak 2010 Çarşamba

kibrinin kurbanı kendi


Terörizmin Batı'nın güç algısına; ekonomik krizin daha fazlasına sahip olma arzumuza yaptığını doğal afetler insanoğlunun kibrine yapıyor. insanların doğal afetlerde ölmesinde şiirsel bir adalet görüyorum: Hakedilmiş son.

Nihayetinde "babalarının günahlarını çocukları öder"



Haiti'deki depremde binlerce insan öldü. dünyanın geri kalanı yine şok ve hayret içerisinde kaldı. Bir kısmı, yeniden, Yaradan'ın insanoğlunu cezalandırdığını düşündü.
Yaradan'ın insanoğlunu cezalandırmakla uğraşacağına inanmak insanoğlunun kibrinin bir sonucu. Yine doğal afetler sonucu mağdur olması da benzer kibrin ürünü.

Dünya üzerinde insan yoğunluğunun en fazla olduğu bölgeler ile belli başlı deprem hatları paralellik gösteriyor. Tüm uyarılara ve yaşanan ölümlere rağmen bu bölgelerdeki popülasyon artmaya devam ediyor. Yakın bir gelecekte İstanbul, Tahran, Tokyo gibi şehrleri büyük depremler bekliyor. Ve büyük depremlerden Japonya gibi modern şehircilik anlayışıyla ina edilen ülkeler dahi büyük kayıplar yaşıyacak. (Tokyo körfez bölgesinde yoğun olarak petrol rafinerileri var.)

Nihayetinde, terörizm, aşırı güvenle dolmuş ve 3. dünya ülkelerine yukarıdan bakan Batılı devletlerin kibrini korku yoluyla dizginlerken, ekonomik kriz varolmayan parayla desteklenen ve şişmiş kredi balonuyla havada süzülen tüketim ekonomisini patlatıyor. (500 dolarlık bir ayakkabıyı 10 taksitle satmak haliyle sürüdürülebilir bir ekonomi modeli değil)
70 yıllık zavallı hayatlarımızı ardımızda bırakacağımız malları kazanmak için harcarken doğal afetler silkelenmemize yardımcı oluyor.

Ama ders almamıza yetecek kadar değil.
Belki de tüm bunlar dünyayı var eden sonsuz tezatlığın sıradan ürünleridir.

21 Ocak 2010 Perşembe

maddeciliğin zafer çağındayız


"Maddeciliğin sonunda zafer kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. dünya perilerden, cadılardan, elflerden, meleklerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden arındı. hayal kurmak bugünlerde çocukların beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor."

Gottfried Helnwein



Sanatçı haklı olabilir... Gelecek geçmişten, maddecilik tinsel olandan daha iyi olabilir (olmayabilir de...) Ama öyle veya böyle yine de içimde bir yer mistisizmi özlüyor.
"Keşke" diye düşünüyorum bazen; gerçekten, öldükten sonra gittiğimiz bir yer olsa.
cennet, cehennem, araf vs.
(her ne kadar kutsal kitapların o yerlerde vaad ettikleri o kadar da cezbedici olmasa da...)
O zaman dünyadaki tüm absürdlüklerin kusursuz bir sona bağlanacağına dair bir inanç taşıyabilir insan...

20 Ocak 2010 Çarşamba

epuron reklamı - the power of wind

bu video muhteşem olmuş... adamın sesi, görüntüler, fikir, ve bu fikrin amacı çok yerinde...

17 Ocak 2010 Pazar

Parov Stelar feat. Lilja Bloom "COCO"

Bu şarkı son zamanlardaki en büyük favorim. Yolda, evde sürekli bunu dinliyorum.
En beğendiğim kısımları: Kesik kesik ilerleyen ani iniş çıkışlar ve sonda yer alan piano...
Ayrıca klibi de çok başarılı. Sonunda annenin kızını dizine yatırıp sadece başını okşaması çok sade ve etkileyici...

Parov Stelar'ın "Coco" albümü genel olarak "Shine" albümü kadar iyi olmasa da oldukça başarılı diğer en favori şarkım "Hurt". Sözlerine de bayıldım müziğine de...


Türkiye'nin yıkılması kaçınılmaz

İlkokuldan itibaren bize öğretilen en büyük tehlike Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasıdır.


Halbuki kabullenmek gerek: Her yapı gibi devletlerin de ömrü vardır ve zamanı gelince yıkılırlar. Özellikle böylesine bir coğrafyada bu ömür çok daha kısa...


Tarihi örneklere bakarsak önümüzdeki 50 yılda asıl mucize Türkiye'nin parçalanması değil parçalanmaması olacaktır.


Böylesine bir geçiş coğrafyasında güçlü siyasal irade ancak diğer dünya devletlerinin güçsüzlükleri ile mümkün.
Osmanlı veya Bizans'ı bin yıla yakın bir süre ayakta tutan onların güçlerinden ziyade komu devletlerin güçsüzlüğüydü.

Bugün; Rusya, Çin, Hindisyan, Brezilya, ABD ve Avrupa Birliği gibi güçlerin arasında Türkiye'nin iki seçeneği var:
Ya kukla hükümetlerle sürdürülen devletler arası denge politikası ya da parçalanma...


Nihayetinde her iki durum da biz yerel halk için can yakıcı olacak.
Önümüzdeki 50 yıla tanık olaranlar, bolca, iç kargaşa, su ve toprak savaşları ve muhtemel bir toprak bölünmesine tanık olacaklar...

Bu üzücü ama kaçınılmaz bir gidişat.

5 Ocak 2010 Salı

the Hours romanından

Michael Cunningham'ın "the Hours" romanı benim Virginia Woolf'a ve hayata bakışımı çok derinden etkiledi. Bi kaç yıl önce, önce filmi izledim ve çok etkilendim ardından kitabı okudum daha da etkilendim.
Filmde en etkileyici karakter Virginia Woolf'tu ama kitapta daha çok Laura karakterini sevmiştim. Onu
n sıkışmışlığı...Evliliğinde yaşadığı boğulma hissiyle özdeşleşmiştim. Ortada herhangi bir sorun yok gibi görünür çoğunlukla ama içten içe bir bunalım vardır. Üstü örtülen, göz ardı edilen bir yığın sorunlar toplamıyız aslında.
the Hours'daki Laura karakterinin bir farklı versiyonu bence Running with Scissors'daki Deirdre karakteridir.
Benzer soruna daha farklı bir tepki ile yakşalaşan daha marjinal bir formda...


Kitaptan alıntılanacak sayfalarca not çıkar ama bazıları:


"What a thrill, what a shock, to be alive on a morning in June, prosperous, almost scandalously privileged, with a simple errand to run."

"We live our lives, do whatever we do, and then we sleep. It's as simple and ordinary as that. A few jump out windows, or drown themselves, or take pills; more die by accident; and most of us are slowly devoured by some disease, or, if we're very fortunate, by time itself.
There's just this for consolation: an hour... See More
here or there when our lives seem, against all odds & expectations, to burst open & give us everything we've ever imagined, though everyone but children (and perhaps even they) know these hours will inevitably be followed by others, far darker and more difficult.
Still, we cherish the city, the morning, we hope, more than anything for more. Heaven only knows why we love it so."


"It had seemed like the beginning of happiness, and Clarissa is still sometimes shocked, more than thirty years later, to realize that it
was happiness; that the entire experience lay in a kiss and a walk, the anticipation of dinner and a book...What lives undimmed in Clarissa's mind more than three decades later is a kiss at dusk on a patch of dead grass, and a walk around a pond as mosquitoes droned in the darkening air. There is still that singular perfection, and it's perfect in part because it seemed, at the time, so clearly to promise more. Now she knows: That was the moment, right then. There has been no other."

3 Ocak 2010 Pazar

2009 yılında bir gencin tercihleri

Aşağıdaki ifadeler birinin facebook account'undaki personal information'ından alındı.
Bu beğeniler sadece o kişinin, her şeyden bağımsız, tercihleri değil aslında... Bunlar, daha ziyade, 2009 yılında İstanbul'da yaşayan orta sınıf bir gencin genel beğenilerini dile getiriyor:


Living in SUADİYE,
Working in BEYOĞLU,
Supporting FENERBAHÇE,
Driving MINI COOPER,
Drinking COCACOLA,

Walking around CDD,
Friendship best with SEKO,COCO,CARLOS,MURTIE and etc.
Prefering BERSHKA, DIESEL, REEF, PULL&BEAR, TOMMY , ABORCROMBIE , NAUTICA etc.
Having lunch KIRINTI,
Having dinner MID,

Shopping AKMERKEZ,
Approving of ADRİANA LIMA,
In love MONICA BELLUCCI,
Playing FOOTBALL,
Wearing YELLOW and DARK BLUE,
Watching LİG TV and FB TV,
Listenning RIHANNA,BLONDIE ,50 ,
Going to BODRUM,
Spending YTL,
Like NİŞANTAŞI,BEBEK,İSTİNYE PARK AND of course CADDE,
Dressing FASHIONABLE,
Hating 6ASSARAY,
Making witty remark SO MUCH,
Missing old TIMES,
Attending PARTIES,
Not Understanding GIRLS;
Praying The GOD;
Kidding LIFE,
Believing FAITH,
Jumping in DISCO,
Taking PHOTOS,
Want 2 handsome SONS,
ThanksGiving;
Knowing the BEST
F...ing Rest....

Bu yazı fotoğraftaki kişinin beğenilerine yönelik bir yargı değil; sadece toplumun bir kesmine dair gösterge.
Yukarıdaki beğenilerin neredeyse hiçbiri beni yansıtmıo ve çoğunu dejenere buluyorum.
Ama bu çocuğun tercihleri popüler beğenilerin iyi bir toplamı.
2010 yılında yaşayan bir genç beğenilerini seçerken yukarıdaki tercihlerin neresinde duracağına göre konumlanır.

Takım tutmak, Akmerkez'de alışveriş, Diesel, Abercrombie, Tommy gibi logoları bağıran markalar giymek, Cadde'de takılmak, Adriana Lima ve Monica Belluci gibi glossy dergilerin seçtiği güzellik anlayışını benimsemek...

Tüm bunların yanında durmassan nerede durursun?
İşte 2009 yılında İstanbul'da yaşayan orta sınıf bir gencin kimliğini bu belirliyor.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Elbette ki zevkler ve renkler tartışılır

Elbette ki zevkler ve renkler tartışılır ve elbette ki zevksizlik diye bir şey vardır.
Eğer öyle olmasaydı hepimiz blue jean giyiyor olur muyduk? Erkekler çoğunlukla siyah mont ve taba renk ayakkabı giyiyor; çoğumuz gri veya siyah araba tercih ediyor olur muyduk?

Her topluluğun ve her dönemin kendine özgü bir zevk anlayışı vardır. Mainstream olarak da adlandırılan bu zevk anlayışı, bireyin içinde bulunduğu topluma ait olmasını ve toplumun diğer bireylerine güven vermesini, dolayısıyla düzen içinde bir bütünlük oluşmasını sağlar.

Bu mainstream zevk anlayışının dışında kalan her şey çoğunlukla zevksiz veya kitsch'tir.
Ayrıca bir de gelmekte olan dönemin üslubunu belirleyen avangarde bir yaklaşım vardır ama bu yaklaşım sonucu ortaya çıkan tarzlar çoğunlukla yeni bir üslup oluşturmaktan acizlerdir ve kitsch olarak kalırlar.

Geçtiğimiz on yılda, iletişim imkanının çok hızlanması ve halkların birbirini tanıyıp değerlendirmeye başlaması, neyin zevkli neyin zevksiz olduğunu belirsizleştirmiş ve -homeless'lardan dahi esinlenen- bireyci tarzı yükseltmişse de bu geçici bir durum.
Ortaya çıkmakta olan yeni global citizen'lar incelikli olan zevki yakın bir gelecekte aydınlatacaklar.